İLKER AKMAN (2)

Engin Erkiner 


Şisofreni konusu, üzerinde ayrıntılı olarak durulması gereken bir konudur. 

Neden derseniz: Devrimci hareketin tarihinde bırakın polisle çatışmada hayatını kaybetmeyi, bu şekilde hayatını kaybetmeyen devrimciler için bile “şizofren” denilmemiştir. Hakkında bu kelime kullanılan ilk ve son insan İlker’dir ve bunun “Devrimci Gençlik’in yaptığı pislik” açıklamasının ötesinde nedenlerinin bulunması gerekir.

Yaptıkları eyleme karşı olabilirsiniz. Nitekim Beylerderesi’nden sonra bu eylemin “provokasyon” olduğunu söyleyenler de çıkmıştı. Değerlendirmeye katılmasanız bile, anlaşılabilir bir değerlendirmedir. Silahlı propaganda anlayışına karşıdırlar. 

“İlk ve son kişi İlker”dir dedim. Dikkatinizi çekerim: Hasan Basri için böyle bir değerlendirme yoktur. Hasan Basri, 3. THKO davasında yargılanmış, hapis cezası almış ve hapishanede kalmış birisidir. Dolayısıyla tanıyanları da az değildir. Hasan Basri için böyle bir değerlendirme yapılmaz. 

Yusuf Ziya için de böyle bir söz duymadım. ODTÜ’de öğrenci olduğu için tanıyanı fazla değildir gibi bir gerekçe bulunabilir. Her durumda, hakkında “şizofreni” yakıştırması yapılan tek kişi İlker’dir.

Bunun nedenlerini açıklamaya çalışayım. Birbirinden bağımsız iki ayrı gelişme bu duruma yol açmıştı. Bu yazıda ilkini ele alacağım. “Ankara’da olay” başlıklı bölüm sonraki yazının konusu olacaktır. 

Önce, Beylerderesi’nden sonra neler söylendiğine şöyle bir göz atalım: Bir söylentiye göre, “Beylerderesi’nde ölen üç kişi bu örgütten değildi. Bağımsız bir gruptu. Öldüler ve bu iş bitti.”

Bunun kaynağını biliyoruz. Beylerderesi’nden kısa süre önce birlikte olduğumuz Yurtdışı Grubu kaynaklıdır. Bu grup ile ortak yaptığımız toplantıda İlker, sorumlu olduğu bölgedeki durumu anlatmış ve acil olarak MHP’ye karşı eylem yapılması gerektiğinden söz etmişti. Böyle bir eylemin bize büyük bir çıkış yaptıracağı görüşündeydi. 

Ben ise, “bölgede çok sayıda insan boşlukta ve hissedilir bir de MHP baskısı var ise, eylem yapılmalıdır. Ama bu bölgesel bir eylem olur, bölge dışında duyulmaz. Bundan büyük çıkış beklememek gerekir. Büyük çıkış, şehir gerillası anlayışı gereği büyük kentlerde yapılır” demiştim. 

Nerede, hangi eylem yapılacak konuşulmuyor. Bunu sadece eyleme girecek olanlar bilir. Toplantıda konuşulan, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde acil olarak MHP’ye karşı eylem yapılmasının gerekli olduğuydu. 

Eylem sözünü duyunca bile korkan, silahlı propagandayı yapmamak için savunan Yurtdışı Grubu, Beylerderesi’nden sonra ortalıktan çekildi. Tanıdığımız bütün ilişkilerini ellerinden aldık. Bunun ötesinde ne halleri varsa görebilirlerdi.

Bir bölümü Devrimci Gençlik’le (sonraki Devrimci Yol) bağ kurdu ve: “Engin farklı düşünüyordu. Bunlar ayrı gruptu” dedi. Böyle bir değerlendirmeyi de anlayabilirsiniz. Adamlar korkuyor! Anlaşılabilir bir duygu. İlkerlerin eylemine kesin olarak karşılar ve kendilerine gerekçe olarak benim de karşı olmamı buluyorlardı. 

Ben bunun büyük bir eylem olarak değerlendirilmesine karşıydım. Birkaç yerde MHP’ye yönelik bombalama ve kurşunlama eylemlerini, o bölgenin dışında kimse duymazdı. Bölge için gereklidir, deniliyorsa, yapılsın, ama bundan ülke çapında sonuç beklemeyelim. 

Buradan “İlker şizofreniydi” sonucu çıkmaz. 

Bu sözün çıkış kaynağı TMMOB’dir (Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği). İlker bir dönem burada çalışmıştı. Hepimiz aynı meslek grubundandık ama bu çevreyi sevmezdim. Mimar ya da mühendis olmuşlar, bir dönem devrimcilik yapmışlar, şimdi de ılımlı bir siyasette devrimci görünmeye devam ediyorlar. Bize uymaz! 

Bu insanlar İlker’e karşı psikolojik olarak her numarayı denediler. İlker’i en çok sıkıntıya sokan, 1972 öncesinde tanınan birisi olmamasıydı. Devrimciydi, ama tanınan birisi değildi. TMMOB’deki tipler ise 1972 öncesinde şu veya bu oranda olaylara karışmış tiplerdi. Barutları ya bitmişti ya da çok azalmıştı, durumu idare ediyorlar ve eski haşmetli günleri anlatmakla yetiniyorlar, azıcık da aktivite gösteriyorlardı.

Düşünün ki, 1974-1980 döneminden bir sürü insan, aradan 30 yıl geçtikten sonra bile eski sermayeyle idare etmeye çalışıyor. 1975’te ise olaylar henüz çok tazeydi. O dönemki geçmiş hikâyeleriyle durumu idare etmenin daha fazla rağbet görmesi normaldir. 

Bu insanların önemli bir bölümü Devrimci Gençlik, Kurtuluş ve TKP çizgisindendi. İlker, doğal olarak, THKP-C kökenlilere propaganda yapıyor ve Mahir Çayan’ın çizgisiyle kendi çizgilerinin çelişkisini ortaya koyuyordu. Tutarlı bir cevap verebilmeleri söz konusu değildi, bunun yerine geçmişlerini silah olarak kullandılar. 

İlker, bir ara, bana bu durumdan şikâyetçi olmuştu ve” yanlış yerlerde çalışıyoruz” demişti. Anlatmak istediği yer değiştirmemizdi. İşin şaka tarafı tabii... Ben mühendislik fakültesi mezunu olmadığım için zaten orada çalışamazdım. Bu sözün önemini sonraki yıllarda daha iyi anladım. 

1971, devrimci hareket için kutsal bir yıldır. Bu yılda aktif olarak tanınan insanlara ayrı bir önem verilir. Politik olarak farklı görüşler savunulabilir, ama insan olarak bu kişilere daha özenli yaklaşılır. 

Bu durumla iki kere karşılaştım: Devrimci hareket genelinde bana savaş açan tipler hiçbir destek bulamadılar. İnsanlar ya sustular ya da “bir şeye ihtiyacın olursa, söyle” dediler. Benimki biraz özel bir durum. 

Diyelim 1970-1971’de Adana’da aktif birisi olsaydım, pek tanıyan olmazdı. 1971 her şeyden önce THKP-C ve THKO demektir. Bu iki örgütün militanlarının büyük bölümü Ankara kökenlidir. Ankara’da iki okuldan doğmuş ve gelişmişlerdir: ODTÜ ve SBF. 

Kırmızı Aydınlık’ta çalışmış iseniz, ODTÜ’de zaten aktif iseniz, İleri Dergisi yazı işleri sorumluluğu nedeniyle sık sık da SBF yurdunda bulunuyor iseniz, sonuçta o dönemin kadrosunun tamamına yakını sizi tanıyor demektir. Böyle olmasaydı, benimle de iyi uğraşırlardı, buna eminim.

Devrimci hareketten şu veya bu davranış nedeniyle herhangi bir şikâyetim olmadı, tersine bazı durumlarda inanılmaz destek verdiler. Özel bir dönemin arkadaşlarıyız sonuçta. 

Bu anlamda İlker’i biraz “dişlerine göre” buldular, ama buradan da “şizofreni” sözü çıkmaz. 

İlker’in TMMOB’de iki kadınla ilişkisi oldu. Adlarını bile hatırlıyorum: İlki Şeyma, ikincisi Hülya. İki ilişki de yaklaşık aynı yıl, 1975 yılı içindedir. İlişkilerinin hangi düzeyde geliştiğini bilmiyorum, ama ikisi ile de evlenmeyi düşünecek aşamaya gelmişti. Bu sonuca, durumu ailesine açmasından anlıyorum. Ailesi şiddetle itiraz etti, İlker de vazgeçti, ama sıkıntılıydı. Neden karşı çıkıldı, beni ilgilendiren bir konu olmadığı için merak etmedim. Bu tür ilişkilere karışmam. 

Ben başka türlü yaparım, herkesin davranış tarzı ayrıdır sonuçta. Bir kadınla evlenmeye karar vermişsem, sadece haber veririm, o kadar, fikir sormam. Karşı çıkmak ya da onaylamak onların bileceği şeydir, beni ilgilendirmez. Karar verdim mi, yaparım. Doğru ya da yanlış yapabilirim, ama yaparım.

İlker’in ailesiyle ilişkisi değişikti. Herkesin bu konudaki ilişkisi ayrıdır. Ben, kendi adıma, mesafeli ilişkiden son derece memnunum. Bildiğim kadarıyla Şeyma eşinden ayrılmıştı, Hülya ise ya yeni ayrılmıştı ya da ayrılmak üzereydi. “Şizofrenik” belirlemesinin bu kadınlardan ve muhtemelen onların erkek çevresinden çıktığını kuvvetle tahmin ediyorum. 

Bu insanları tanımıyorum, benimki sahip olduğum bilgiler temelinde bir tahmindir. Polisle çatışmada hayatını kaybetmiş bir devrimciye bu lafı söylemek, bilinen günlük ilişkiler içinde olamaz. Bununla İlker’in teorik düzeyi karşısında acze düşmek birleşince, “şizofrenik” belirlemesi ortaya çıkmıştır.

Bu açıklama yine de eksiktir. “İlker şizofreniydi” belirlemesinin ülke çapında neredeyse her yere yayılmasını açıklamaz. TMMOB’de birkaç kişi böyle söylemiştir, ama bu nasıl yayılmıştır? Burada Devrimci Gençlik ve özellikle de Ankara’da AYÖD (Ankara Yüksek Öğrenim Derneği) ve Nasuh çevresi devreye girer. Neden derseniz, bunu da 1975 yazında ben askerde iken olan ve bizi Devrimci Gençlik ile silahlı çatışmanın eşiğine getiren Ankara olayına bağlayacağım. 


Sürecek…